Praksis’ten yeni albüm Ferman-Derman: Bu dünyayı değiştirmek için ihtiyacımız bir ayna ve bir çekiç

İZMİR – Mücadele alanlarında bize müzikleriyle eşlik eden bir grup Praksis. Gezi Direnişi günlerinden de hatırlayacağımız grup 11’nci yaşını yeni bir albümle kutluyor. Son albümü ‘Ferman-Derman’, geçtiğimiz ay dinleyicilerle buluştu. Şarkılarında her zaman toplumsal mücadelelere ses olan grup, bu albümde aynı zamanda Kürtçe şarkılara yer verdi.

Tabii 11 yıl az bir süre değil, hele ki Türkiye’nin son 11 yılı hiç de az bir süre değil. Tüm bu zaman dilimi içerisinde Praksis Müzik Grubu ile ‘Ferman-Derman’da yer alan şarkıların hikâyelerini ve geride bıraktığımız dönemin tanıklıklarını konuştuk.

Son albüm ile söze başlayalım. “Bahar geliyor. Gözlerimizde kayıplarımızın nemi var ve belli ki kalacak uzun bir süre daha ama öfkemiz ve coşkumuz da en az hüznümüz kadar güçlü” sözleriyle albümün duyurusunu yaptınız. ‘Ferman Derman’ın yolculuğu nasıl oldu?

Bir yandan depremin yaralarını sarmakla ilgili dayanışma işlerine, İzmir’e gelen kişilere eşya bulma, ev bulma, bölgeye gönderilecek erzakları toplama, taşıma, ulaştırma işlerine omuz attık. Fakat bir yandan da bu dönemde sözün söylenmeye devam etmesi gerektiği de aşikar. Sonuçta sömürücülerin, afeti felakete çevirenlerin deşifre edilmesi ve dermanlarımızın açığa çıkarılması çabamızda, en iyi aracımız şarkılarımız. Moral motivasyon anlamında da bizi diri tuttu bu üretim süreci. Sözümüzü -bugüne kadar da hep ifade ettiğimiz biçimde- en iyi bildiğimiz şeyle, müzikle dile getirmiş olduk.

Ortaya çıkan şarkıları defalarca çalarak düzenledik, sonra şarkıları 20-25 kişilik topluluklara çalıp fikirler aldık. Bu fikirlerin de etkisiyle şarkılar son hallerini aldı.

‘TEMASIMIZIN OLMADIĞI DİLLERDE BESTE YAPMAK SAHİCİ GELMİYOR’

Teker teker şarkılardan devam edeceğiz ancak dikkate çeken bir şey var, o da elimizdeki bu albüm aynı zamanda Praksis’in ilk ‘çok dilli’ albümü oluşu. Albümün bu açıdan öyküsü nedir?

Aslında bizim hiçbir zaman ‘çok dilli bir albüm yapma’ amacımız olmadı. Yani ‘bütün dillerde şarkılar yapalım’ gibi bir dil indirgemeci yaklaşım doğru gelmiyor, ‘çokkültürcülük’ meselesi üzerinden temasımızın olmadığı toplulukların dilinde şarkılar bestelemek sahici gelmiyor.

Daha önce şarkılarımızda bir cümle de olsa kullandığımız Kürtçe cümleler var. 2013’te yayınladığımız ‘Sokaklarda İsyan Var’ albümünde aynı ismi taşıyan Sokaklarda İsyan Var (Li Ku Çeyan Serhildan)(1) isimli şarkı, tam o dönemi yansıtan bir şarkıydı: Türk ve Kürt halkları sokaktaydı ve güçlü bir direniş sergiliyorduk büyük kitleler halinde. Bu şarkı hem Gezi’ye hem de bizim Kürt özgürlük hareketine bir selamdı. Yine Kobane sürecinde Biji Berxwedan(2) diye sadece nakaratı Kürtçe olan bir şarkı yazmıştık.

Bu albümde bizim kolektif mekanizmamızın içinde bu konunun öznelerinin oluşması, yani “Kürtçe şarkılarla da sözümüzü söyleyelim” diyen birilerinin olması burayı öne çıkarttı.

‘KÜRT SORUNUNA DAİR BİR ŞARKI İLLA KÜRTÇE OLMAK ZORUNDA DEĞİL’

Peki bu temas çabası sonuç buluyor mu? Mesela ki Kürt halkı ile bu şarkılar buluşabiliyor mu?

Praksis ilk konserini Amed Müzik Festivali’nde yaptı. Hatta ilginç bir anımız var onunla ilgili. Gittiğimizde sahne arkasında yer alan pankartta ‘Praksis’ yazıyor, bir de fotoğraf var, baktık fotoğraftaki kişiler biz değiliz. “Ya nasıl iştir bu, biz değiliz bu fotoğraftakiler” dedik, düzenleme komitesindekiler de “Praksis yazdık internete bu fotoğraf çıktı. İndirdik koyduk pankarta” diye yanıt verdi. Böylece anladık ki bizden önce kurulmuş başka bir Praksis var ve artık iki tane Praksis grubu var. Sonrasında ‘Öz’ Praksis’e ulaştık. Dedik “Biz de aynı adı koymuşuz sorun olur mu?”, dediler ki “Sorun olmaz, herkesin Praksis’i kendine”. Aradan baya bir zaman geçtikten sonra çakışmalar başladı ve onlar dayanışma gösterip “Siz iyi gidiyorsunuz, biz isim değiştirelim, siz Praksis ismiyle devam edin” gibi bir kıyak yaptılar bize. Böyle bir dayanışmayla başladı Praksis. Köklerimizse Amed Müzik Festivali’ne değmiş oldu.

Kürtçeyle ilişkimiz, Kürt özgürlük mücadelesiyle ilişkimiz her zaman var; bu mücadeleyi görüyoruz ve biliyoruz, meşru buluyoruz. Dolayısıyla bu mücadeleyle temas edebilecek bir sürü şarkımız var. Bizim için yapacağımız şarkının hangi dilde olduğu, birincil bir belirleyen değil. Kürt sorununa dair bir şarkıyı illa Kürtçe mi söylemek gerekiyor? Bizce hayır. Birinci soru buydu. İkinci soru da “Kürtçe ne söylüyorsun?” sorusu. Yani Kürtçe şarkılar yapıp kavun-karpuz anlatmayla sınırlı bir içeriğe ikna olmamız mümkün değil.

Kürtçe yapılan şarkılarda biz ne anlatacağız? Eşitliği, özgürlüğü, adaleti anlatacağız. Toplumsal cinsiyet rollerinin yerle bir oluşunu hayal edeceğiz. Zorbalığın nasıl yıkılacağını anlatacağız, değil mi? Eşit, özgür bir dünya için mücadele eden halkı, devrimcileri anlatacağız. Bizim dertlerimiz, konularımız ve dolayısıyla şarkılarımız bunlar; bunların şimdilik Türkçe ve Kürtçe söylenmiş halleri.

Şimdi Türkçe ve Kürtçe var albümün içinde ama bu coğrafyada geçen sene bizim Evvel Temmuz Kültür Sanat Festivali’nde tekrar karşılaştığımız üzere, Arap halkının da sömürü ve asimilasyona karşı bir mücadelesi var. O mücadelenin de belki sözünü taşıyacağız ama şu an öznesi yok kolektifimizde. Olduğu zaman o da girecek devreye. Belki enternasyonalist bir karakter kazandığı zaman bizim bağlantılarımız enternasyonalist bir nitelik kazandığı zaman belki o dillerde de şarkılar yapacağız, oraya gideceğimizi bilerek, oradaki mücadeleyi destekleyerek. Ama sembolik/göstermelik düzeyde olan çoğulluklar bizi sol liberal kanallara sürükler, bizim burayla ayrımı net koymamız gerek.

Bu arada uzun vadede kolektifimizin içerisinde Kürtçe müzik yapan bir grup kurma planımız var. Şarkılar, üretimler belli bir sayıya ulaşana kadar bu Kürtçe şarkıları konserlerde çalabilelim, insanlara duyurabilelim niyetiyle Praksis albümüne emaneten almış olduk.

‘ULUS DEVLETLERİN UZLAŞI SINIRLARINDA BİZ ÖLÜYORUZ’

Albümde ilk önce karşımıza ‘Sînor’ çıkıyor. Bu şarkı bize ne anlatıyor?

‘Sînor’ bir sınır şarkısı. Geçenlerde Midilli’deki Binio’dan(3) gelen arkadaşlarla da konuştuğumuz üzere bu toprakların en ciddi sorunlarından biri ‘sınır’ sorunu. Ulus devletlerin uzlaşı sınırlarında bizler ölüyoruz… Akla Roboski geliyor. Bu topraklardan botlarla Avrupa’ya gitmeye çalışan insanlar geliyor. Ya da bu çaba esnasında oraya ayak basmadan, ‘geri itme’ politikaları ile öne yepyeni başka bir sınır çekiyor.

‘Sînor’ şarkısı da aslında bütün sınırları “Arkadaşın uçurtması sınırda kaldı. Bir de ölü bedeni orada kaldı, ama umutları sınırı geçti” ifadesiyle anlatıyor.

Peki şarkı sözlerinin arkasında kim var?

Genelde kolektif bir biçimde yazıyoruz. Tabii ki birileri malzemeyi getiriyor. Bazen bir kişi oluyor, bazen birkaç kişi oluyor. Bazen hiç dokunulmuyor o malzemeye, bazen baştan yaratıldığı da oluyor. Kolektifimizin içinden ve dışından katkılar geliyor. Bu ruh ile oluşuyor şarkılar. Dolayısıyla şarkı üreticileri o ilk fikri getiren kişi değil, mücadelemizin, kolektifimizin kendisi oluyor.

‘AŞKIN ÖZGÜRLÜK HALİ’

O halde diğer şarkılar üzerinden devam edelim. ‘Azadî’ isimli şarkının sözlerinde ise Kürt edebiyatının önemli isimlerinden biri, Şêrko Bêkes’i görüyoruz sanırım?

Evet ‘Azadî’ ve ‘Eger’ şarkılarının sözlerinde Şêrko Bêkes’in şiirleri yer alıyor. Son dönemde kendisini okuduk, onun üzerine eğilmiş olduk. Azadî’de şair çevresindekilere, ağaca kulak veriyor, toprağa, suya kulak veriyor. Bunların hepsi aşkından bahsediyor. Sonrasında aşka kulak verdiğinde de aldığı cevap özgürlük oluyor: “Aşkın özgürlük hali”.

‘Eger’de de şair şiirini bir mevsime benzetiyor: “İçinden gülü çıkarırsanız bir mevsim ölür, yâri çıkarırsanız iki mevsim ölür, ekmeği çıkarırsanız üç mevsim ölür, özgürlüğü çıkarırsanız bütün yılım ölür, kendim de ölürüm…”

Bu şiirleri seçmemizdeki temel, şiirlerin toplumsal mücadele ile bağlamlanıyor olması ve kurduğu imgelerle dünyamızı genişletiyor, ferahlatıyor olması.

‘KAYIT TEKNİĞİ BUGÜNKÜ YAŞAMIMIZDAN NÜVELER TAŞIMALI’

Albümü yaparken siz Praksis olarak neler öğrendiniz? ‘Ferman Derman’ size ne kattı?

Öncelikle albümde hücum-kanal kayıt tekniğini kullandık. Bu önemli. Normalde stüdyoya girip ayrı zaman ve mekanlarda tek tek çalınıp söyleniyor. Yanlış çalarsa hemen durduruluyor, müdahale ediliyor düzeltiliyor, en sonunda da bunlar birleştiriliyor.

Bu albüm için prova odasında oturduk ve o anda çaldık. Böylece şarkılar diriliği, canlılığı tuttu ve doğallığını korudu. ‘Steril’ olmasının önüne geçti bir bakıma. Piyasanın da dayattığı, o kulaklığı taktığında hissettiğin kalıp müziğin de dışarısında ‘kirliliğini’ ve ‘doğallığını’ koruyan bir şey olarak hücum kanal kayıt tekniğini tercih etmiş olduk. Bu da hepimiz adına çok öğretici oldu.

Daha önceki kayıtlar da hücum kayıt değil miydi?

Tekil kayıtlarda kullanmıştık hücum kanal tekniğini ama genellikle stüdyoda kanal kayıt şeklinde yapıyorduk kayıtları. Bu albümle beraber yeni bir kayıt deneme biçimine doğru kaymış olduk. Bu ‘zaman ve mekânın ortaklaştırılmasına’ dayanıyor. Diğeri zaman ve mekânı kopartıyordu, müzisyenin kendi üretimine yabancılaşmasını sağlayan bir biçim aslında: On gün önce birisi gitarı çalmış, on gün sonra başka bir şehirde birisi davulu çalmış, onları birleştiriyorsun şarkı oluyor. Bu da şarkının, icra etmenin, müzikal performansın zaman ve mekân bağlamından koparılması anlamına geliyor. Kültür endüstrisinin marifeti bu. Steril sonuç elde etmek için de yapılıyor. Ama bizim şarkılarımızda anlattığımız böyle cilalı, ‘mükemmelliklerle’ donanmış ‘ideal’ bir dünya değil; aksine bugünkü yaşamdan yarını kurmaya dönük bir çaba olduğu için bugünkü yaşamımızdan ve kurmak istediğimiz dünyadan bazı nüveleri taşımak zorunda. Bunlar aynı zamanda teknik nüveler de olmak zorunda. Böyle bir fikriyatı müziğe geçirmeye doğru en azından bir adım atmış olduk.

KAZIM KOYUNCU’NUN NEWROZ SELAMI: ‘BARIŞIN SAVAŞI BUGÜN’

Albümde dikkat çekici bir diğer şarkıysa ‘Denizlerin Çocuklarından Dağların Çocuklarına Selam’. Bu sözler bize Kazım Koyuncu’yu hatırlatıyor. Sizin için sözler bu açıyla ne anlam ifade ediyor?

Bu şarkı temelde Newroz için yapılmış Türkçe bir şarkı. Newroz denildiğinde bazen tek başına bir gün, bahara geçiş, ateşin üzerinden atlama töreni gibi şeyler kast ediliyor. Ama bizim için, özellikle de Kürtler ve devrimciler için Newroz daha çok ‘w’ ile yazıldığı tarafta anlamını buluyor. Çünkü burada ateşin üzerinden atlamak aslında neredeyse Prometheus’un ‘ateşi çalmak’ imgesiyle eşdeğer, zalimlere karşı verilen bir mücadelenin sembolü. Dolayısıyla orada çekilen her halay, açılan her poster, atılan her slogan, söylenen her şarkı o mücadelenin güçlü bir parçası oluyor.

Tabii müzikal anlamda Newroz meselesine dair pek çok Kürtçe sözlü katkı var ama Türkçe katkılar biraz daha sınırlı. Aslında geçen sene Newroz’unda yayınlamaya niyet ettiğimiz bir şarkıydı. Ancak dökülebildi dilimizden: “Barışın savaşı bugün, baharın halayı bugün” mottosu ile yola çıkmış olduk.

Şarkı aslında Karadeniz müziğine has özellikler taşıyor ve içerik olarak da ‘w’ içeren Newroz’a selam vermiş oluyor. İşte bu da bize Kazım Koyuncu’yu çağrıştırdı: Kazım Koyuncu’nun Diyarbakır Newroz’unda sahnesinde söylediği “Denizin çocuklarından dağların çocuklarına selam getirdik” sözleri, bizler için çok sembol bir cümle. Karadeniz insanı dışarıda hep ırkçılık, milliyetçilik, linç gibi kelimelerle anılıyorken Kazım, aslında oranın sembol bir müzisyeni olarak Kürt halkıyla Karadeniz’de yaşayan halkların bir aradalığına dair önemli bir adım atmış oluyor. Bu, bölgedeki bütün Karadenizli müzisyenleri etkileyen bir şeydir.

Tabii sadece bu söz değil; Kazım’ın bütün tavrı, tarzı, şarkıları, HES’lere karşı mücadelede tuttuğu yer, konuşmaları, metinleri, hepsi Karadeniz müziğine ve daha da önemlisi genç Karadenizli müzisyenlere çok büyük ilham olmuştur, bizlere de ilham olan bir şeydir bu. Hem böyle bir saygı atfetmek hem de bu bakış açısının devrimci müzisyenlik içerisinde devam ettiğini göstermek için böyle bir isimle sembolleştirmiş olduk. “A—b—C devrim olsun bu gece” naralarının coşkusunu tüm coğrafyaya taşımaya çalıştık.

‘BÜTÜN ŞARKILARIMIZ BİR DÖNEM TANIKLIĞI’

‘Biz Bu Oyunu Bozarız’ şarkısında da yine bir atıf söz konusu sanırım?

Bu da Tatar Ramazan’dan alıp çoğullaştırdığımız bir replik üzerine kuruldu. Aslında bütün şarkılarımız bir dönem tanıklığı. Dolayısıyla sınıf mücadelesine dair aynı zamanda parçası olduğumuz bir tanıklık. ‘Ferman-Derman’ diyalektiği de bir sınıf karşıtlığına dayanıyor. Sadece tanıklık etmek olsaydı derdimiz, bir ayna işlevi görürdük. Ama bir ayna ve bir çekice ihtiyaç var bu dünyayı değiştirmek için. Çekicimizin kendisi o mottomuz oldu, “Ferman sizdeyse derman bizdedir” gibi siz-biz karşıtlığıyla şarkıda formülize etmiş olduk.

‘ALGORİTMA TARAFSIZ DEĞİL’

Telifin ortadan kaldırıldığı Copyleft tartışmasını bir şekilde siz de yürütüyorsunuz. Şarkılarınızı herkese ulaşılabilir kılıyorsunuz. Ancak bu telif meselesine soldan bir alternatif eskiden, Mp3 devrinde daha kolay yapılabiliyordu. Şu an ise işler Spotify ya da YouTube gibi platformlarla birlikte biraz daha karmaşıklaştı. Bugünlerde eserlerinizin ‘telifi’ ya da daha kabaca söylemek gerekirse ‘mülkiyeti’ üzerindeki bu tartışmayı nasıl yapıyorsunuz?

Copyleft, halk sponsorluğu ve özkaynak. Bunlar her albümde bizim temellerimiz. Bunları birlikte ele aldığımızda bir bütünlük ortaya konulabiliyor. Copyleft mücadelesi, sermayenin Mp3 dönemini aşma çabası olarak ortaya çıkan streaming hamlesi ile kısmi olarak bir düşüş yaşadı. Sadece müzik alanında değil, tüm fikri ürünlerle ilgili copyleft bir miktar geri çekildi, bir miktarı da sistem tarafından soğuruldu. Mesela bir ‘no copyrighted music’ piyasası oluştu! Copyright’ın temel işlevinin devlet ve şirket egemenliği olduğu fikri içselleştirilmeli ve copyleft’in de bu sistemin yıkılması mücadelesiyle ilişkisi güçlenmeli.

Ama şimdi özellikle her yerde de başka denmeler var. Çünkü insanlar şunu anladılar: Evet, Spotify’da 70 milyon şarkı var ve “Şarkılarımız Sezen Aksu ile aynı platformda!” hikâyesi aslında bir yanılsama. Çünkü orada bizim şarkılarını dinletecek bir algoritma yok. Hatırlamakta beis yok: Algoritma tarafsız değil. Giderek internetin ‘demokratik’ cilası da çözüldüğü için bu konuda yurt dışında çeşitli Spotify’a karşı mücadele şekilleri var. Justice at Spotify(4) gibi kampanyalar var. Bunlar tabii salt ekonomik zeminli kampanyalar. Biz meselenin daha sistemsel bölümüne kafa yoruyoruz.

Yine kolektifimizin bir çalışması olan Şubadap’ta(5) bir uygulamayla bunu denemeye başladık. Reklamsız ve ücretsiz insanların ulaşabileceği bir uygulama koyduk ‘ŞubadApp’ diye. Bu sayede YouTube ve Spotify’a hiç girmeden insanlar şarkıları dinleyebilecek, ön belleğe kaydederek interneti olmadan da dinleyebilecek. Çünkü bu şarkılar toplumun özgürleşme mücadelesinin şarkıları. Biz bunu kimden gizleyelim? Niye araya reklam, şirket koyalım? Evet, zorundayız, hâlâ YouTube’a ve Spotify’a zorundayız. Bunu bir çelişki olarak görüyoruz ve içinde bulunuyoruz bu çelişkinin de. Bir ayağımız içeride, bir ayağımız dışarıda. Bunun gücüyle beraber o içeridekilerle birlikte, dışarıya doğru çıkmanın itici gücünü yaratmamız gerekiyor. Bu sebeple de kolektifimizin tüm gruplarının şarkılarının olduğu bir platformu da ayrıca yaratacağız. Yapabilirsek başka devrimci müzik gruplarıyla da bu dinleme ortamını ortaklaştırmaya çalışacağız.

‘MÜCADELE VE SANAT HEP EŞ ZAMANLI HAREKET ETMİYOR’

Albümünüzün yayınlandığı yıl, aynı zamanda Praksis’in 11’inci yıldönümü. Ancak aynı 11 yıl yaşadığımız ülke için de tarihsel anlamda oldukça değişken ve kritik yıllardı. Geçmişten bugüne baktığımızda Praksis’in öne çıkan yönlerinden bir tanesi her zaman için şarkılarını mücadele alanlarına taşıması, buralarda icra etmesi oldu. Belki bu konudan genel olarak da bahsedebiliriz ama sormak istediğim asıl şey, bu yıllar içerisinde alanlarda müzik yaparken bu alanda varoluşa dair herhangi bir değişim/başkalaşım gözlemlediniz mi? Burada değişen/başkalaşan ilgi olabilir, biçim olabilir… Sözün özü alanda oluşun 11 yılı nasıl oldu?

Müziğimizin, mücadelenin parçası olduğunu savunuyoruz ve müziği tek başına sunulan, insanların sadece izleyici konumunda olduğu bir şeyden ziyade, eylemin, özgürleşme mücadelesinin özneleştirici ve güçlü bir parçası gibi gördük bugüne kadar. Aslında bunu en yoğun da Gezi döneminde gördük. İşin ilginci Gezi’de yayınladığımız şarkıları Gezi’den önce yapmıştık biz. Yani o zaman bu kadar ‘direniş’ ve ‘isyan’ şarkısı insanlara pek de sahici gelmiyordu. Ama bir anda ülkede milyonlarca insanın TOMA’ya taş attığı bir dönem yaşadık. Dolayısıyla o şarkılar yerli yerine oturdu. Bu bize bir bilgi veriyor aslında: Mücadelenin kültür-sanatıyla mücadelenin kendisi elbette çok ilişkili ancak her zaman eş anlılıkla gitmeyebiliyor. Biraz o önde oluyor, biraz diğeri önde oluyor. Onun için gündemi aşan, ufuğu gören üretimleri yapma motivasyonunu hep korumak gerek.

Bizce milat 7 Haziran 2015. Gezi sürecinin tüm etkisinin kaybolduğu, biraz seçimin onu soğurduğu, bir yandan da birkaç ayda bir ülkede çok büyük travmatik olayların olduğu, devletin baskı mekanizmasını sertleştirdiği ve başta siyasal bir araya gelmeler olmak üzere bütün sosyal, sanatsal birliktelikler, hak arama biçimlerinin üzerine çöktüğü açık bir faşizmin üstten aşağı balyozunu yaşadık, hâlâ devam ediyor aslında bu süreç.

‘ESKİDEN MÜCADELE EDEN İNSANLAR BİZİ ARARDI, ŞİMDİ BİZ ONLARI ARIYORUZ’

Burada araya girmem gerekirse eğer, olanaksızlıkların kendi içerisinden yarattığı olanaklara da değinebiliriz belki. Toplumsal alanda büyük baskıların yarattığı olanaksızlıklar sonucu alanın daralması bazen ses yükseltilebilen farklı gediklerin açılmasına sebep olabiliyor. Kültür-sanat anlamında ve Praksis özelinde bu imkansızlıkların imkanlarına dair neler söyleyebilirsiniz?

Birincisi şu olmuş oldu: Diyelim ki 2013 yılında telefonlarımız durmuyorken, Praksis ayda 10-15 civarı konser yapıyorken, 2015 yılında roller değişti. Şu anda biz arıyoruz, “Biz oraya gelip sizin mücadelenize destek olmak istiyoruz” diye. Mesela Akbelen’de direniş var ya da Flormar’da grev var; Flormar’dan bizi aramıyorlar, biz Flormar’ı arıyoruz: “Arkadaşlar biz Praksis Müzik Grubu olarak gelip müziği oraya katmak istiyoruz. Çünkü biz ancak Flormar direnişinden öğrendiklerimizle bu müzikleri yapabiliriz. Aynı zamanda da direnişine katacağımız bir coşku da var elimizde. O diyalektik bağı kurabiliyoruz.

1. https://www.youtube.com/watch?v=o06_sIjhzbg&ab_channel=PraksisM%C3%BCzikGrubu
2. https://www.youtube.com/watch?v=UsYFNNWMGnA&ab_channel=PraksisM%C3%BCzikGrubu
3. https://www.gazeteduvar.com.tr/midillinin-multeci-gundemi-balkona-bayrak-asmak-eskiden-ayiplaniyordu-makale-1595167
4. https://www.unionofmusicians.org/justice-at-spotify
5. https://subadapcocuk.org/

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*